22 Şubat 2018 Perşembe

LAVANTA HASADI





..Gözlerimi kapatıp, bil bakalım hangi çiçek ?
          diye sorduğu o ülger bakışlı temmuz günbatımını hiç unutmadım. Sanki bir tablonun içindeymişcesine  müşfik yüzüyle gülümser ve  eteğinde topladığı lavantaları bana koklatırdı. mahcubiyet içinde saydığım hiçbir tahminin tutmadığı o anı hala hatırlarken ter basar beni
 Hemen salondaki Meydan Larousse'lerden lavanta başlığını bulduğumu hatırlarım.
Çocukkken okuduklarımdan aklımda kalanlar şöyle: 
Ballıbabagiller familyasından (kulağa hoş geldiği için unutmamışım:
 olan la­vantanın (Lavandula spp.) anavatanı Ak­deniz Havzası, Kanarya Adaları, Kuzey Afrika, Hindistan ve Güneydoğu Asya. Kısacası en egzotik coğrafyalarda yaşamayı seviyor.Ben de bu ülkelere bayılıyorum.Lavantanın bana tanıdık gelen tarafı da işte böylesi tansık bir hayeli çağrıştırması.
  yıllar sonra burçak burçak , mor bahçesinde sevinçle topladığım bu lavanta demetlerini koklarken her seferinde çocukluğuma buyüzden yeniden dönerim.
Tüm bunları aklımdan geçirirken ansızın bir el hissediyorum omzumda:
- "  Cengiz bey burada ne kadar kalacağız? 
diye soruyor bir misafir, bir başkası faydalarını,  özelliklerini, nasıl kullanıldığını? arkamı döndüğümde büyük bir kalabalık! meraklı gözler, sorular, neşeli gezginler, lavanta tarlalarında çılgınca fotoğraf çeken  bir sürü sırtçantalı...

-Hadi biraz sohbet edelim, diye teklif ediyorum.ve minik bir çember oluşturduktan sonra  başlıyorum bilgi vermeye






 Merhaba sevgili gezginler,
Bugün hep birlikte lavanta toplamaya gidiyoruz.
Lavanta çok yıllık, yaprak dökmeyen, yarı çalımsı bir bitki. Gruplar halinde, bordür ve alçak çit şeklinde, eğimli arazide ve pencere önü saksıda yetişebiliyor. Çiçek açmadan kesiliyor. Çiçeklendiğinde ise farklı renkleri oluyor; mavi, mor, leylak, beyaz… Tam güneş alan yerlerden hoşla­nan lavanta, orta, hafif bünyeli, geçirgen, nötr, hatta fakir topraklarda dahi yetişi­yor. İlkbaharda, hatta Şubat ayında bile ekilebiliyor. Budama ise kaçınılmaz, zira o güzel yuvarlak formunu korumak için çiçeklenmeden sonra budamak şart. 
Bitki­nin alt dalları düzenli olarak budanmazsa yaşlandıkça odunlaşıyor; odunlaşınca taze filiz veremiyor; böyle bir durumda yerine yeni bir bitki dikmek daha uygun oluyor. 15 yıl, hatta kimi zaman 25 yıl boyunca aynı kökten ürün alınabiliyor.




Kuyucak Köyü lavanta diyarı imiş meğer…

Sabah erken vakitlerde Kuyucak Köyü‘ne varmak üzere iken mor mor lavantaları ilk gördüğümüz tarlada ilk molamızı veriyoruz.  Sevinç ve heyecan dolu çığlıklarla bir kaç fotoğraf çekimi ve sosyal medya paylaşımı sonrasında yola devam ediyoruz, ancak yol boyunca sağlı sollu tepelere kadar uzayan lavanta tarlalarını  görüp de şok olmamak ne mümkün. Lavanta tarlalarını görmek için Fransa’ya gidiyoruz da kendi ülkemizdeki bu güzelliği yeni keşfediyoruz, ne kadar enteresan değil mi?

Fransa’daki lavanta tarlaları güzel, ama henüz turların keşfetmediği, turistlerin akınına uğramamış saf Kuyucak Köyü bir başka güzel… Köyün  öyle büyük ve belirgin bir meydanı yok; ancak sokakları, kerpiç  evleri, kaldırım kenarlarından fışkıran kocaman lavanta öbekleri daha ilk görüşte bizi kendine bağlamayı başarıyor. Burdur Gölü manzaralı Kuyucak Köyü 150 haneli ancak köyde yaz-kış oturan hane sayısı 90 , halk geçimini lavanta üreterek, balcılık yaparak sağlıyor. Ayrıca  hatmi çiçeği-papatya-kekik gibi yörede doğal yetişen otları ve çiçekleri toplayıp kurutuyor ve satıyorlar.

Kuyucak ile çevresindeki Kuşçular, Çukurören, Yeşilyurt köylerinde ve Senir ila Kılıç kasabalarında da lavanta üretimi yapılmakta. İlk defa yörenin gül tüccarı Zeki Konur tarafından 1975 yılında Fransa’dan getirtilen lavanta fideleri otuz aileye on beşer kök şeklinde dağıtılmış ve başlangıçta gül tarlalarının kenarlarına ekilmiş. 1990‘lı yıllardan itibaren  ticari amaçlı ekimlere geçilmiş. Kurak, susuz, bir şey üretilemeyen tarlalar boş kalmasın diye ekilen ilk lavanta fidelerinden bugüne 3000 hektar alana kadar yayılmış lavanta üretimi.

Türkiye’nin toplam lavanta üretiminin  %93’ü bu bölgeden  sağlanıyor. Köyde bir kooperatifleşme  yok, lavantaların hasat sonrasında bir kısmının yağı çıkarılarak satılıyor, bir kısmı ise deste deste kurutulup düğün-davet-organizasyon firmalarına gönderiliyor.

Lavantalar, haziran sonu morarmaya başlıyor ve temmuz ayı çiçekleri patlayınca mosmor oluyor. Temmuz sonu ağustos başından itibaren ise hasat yapılıyor ve lavantalar toplanıp yağları çıkartılıyor. Hasat sırasında lavantalar dipten değil orta yerinden hızar tarzı bir bıçakla ya da orakla kesilip toplanıyor, bir sonraki yıl da kesilen yerden yeniden yeşerip büyüyor lavantalar. Kurak, susuz tarlalardan böyle verimli ve görsel açıdan nefis bir ürünün elde ediliyor olması, ayrıca bir kökten 15 hatta 20 yıl boyunca üretim alınacak kadar verimli olması lavantaya olan hayranlığımı bir kez daha arttırdı.

Hasat vakti köyün içi dışı her yer buram buram lavanta kokuyor. Benim ziyaretim mosmor olduğu dönemde yani temmuz ortasında gerçekleşti. Tarladan lavanta topladık, kesilmiş lavantaları desteledik, lavanta tarlalarında kendimizi kaybedene ve ayaklarımız yorulana kadar fotoğraf çektik.




Lavanta üretimi, tarlaları denince akla hemen Fransa'nın Provence bölgesi gelir değil mi? Bu muhteşem güzelliği görmek için oralara gitmeye hiç gerek yok. Keçiborlu ilçesindeki birkaç köy lavantacılıkla uğraşıyor. Biz Kuyucak köyündeki tarlaları gördük. Yaklaşık 3 bin hektarda lavanta yetiştiriciliği yapılıyor. Lavantaların asıl açma dönemi ise Temmuz ayı ve Ağustos ayında hasat ediliyor. Bölgede sulama olanağı olmadığından, buğday ve arpaya göre daha fazla verim veriyor, daha çok gelir getiriyor. Kuru, eğimli tarlalara uyum sağlayan bu çiçek ne budanmak istiyor ne de gübre. 15, hatta kimi zaman 25 yıl boyunca aynı kökten ürün alınabiliyor. Hem kuru çiçeği hem de yağı para ediyor. 



Lavanta'nın  Öyküsü

Bölgeyi 1971’de lavanta tarımıyla tanıştıran kişi, dönemin Robertet Gül Yağı Fabrikası ortağı Zeki Konur olmuş. Fransa’dan melez lavanta olarak adlandırılan Lavandula intermedia türüne ait Super çeşidini ithal etmiş Konur bey. Fidanları fabrikasındaki ustabaşı Veli Ergin’e verir. Ergin, Aydoğmuş köyünde toplam büyüklüğü 15 dekar olan iki tarlasını lavanta bahçesi yapmış.

Ergin’in başarısı lavanta tarımının bölgeye hızla yayılmasını sağlamış. Özellikle Kuyucak’ta büyük gelişme gösterir. Bu iki köyü Kuşçular, Çukurören ve Özbahçe köyleri takip eder. Böylece yörede lavanta dikim alanları 40 yılda 15 dekardan 2500 dekara ulaşır. Bugün Kuyucak köyünde tarım arazilerinin yüzde 75’i lavantayla kaplı.

Lavantalar haziranda tomurcuklanıp temmuz başında çiçeklenmeye başlıyor. Temmuz ortasından ağustos ortasına kadar biçiliyor. İlk hasat kuru çiçekte kullanılırken, yağ üretimi için geç biçim yapılıyor. 

Eğer yağı çıkarılacaksa, lavanta biçimden sonra hemen damıtıma gönderiliyor. Kuru çiçek yapılacaksa, demetlenip asarak ya da temiz zemine serilerek kurutuluyor. Bir haftada işlem tamamlanıyor. Güneşte kalanlar koku ve rengini kaybedince pazar değeri düşüyor. 

Lavanta bitkilerine hastalık ve zararlılar musallat olmadığından ilaçlama yapılmıyor. Bu sayede üretilen balda ilaç kalıntısı bulunmuyor. Bir bakıma organik bal üretiliyor. 
Daha sonra bizi evlerine davet ettiler ve Türk insanının ne kadar içten ve misafirperver olduğunu bir kez daha göstermiş oldular. Bu hafta sonu mutlulukla hatırlayacağımız bir gezi yaptık anlayacağınız. 

Bal ve diğer ürünlerden almak isteyenlere www.fatihlavantabali.com adresine göz atmalarını öneririm. Gerçekten de uzun zamandır bu kadar leziz bir bal yememiştim.
Ülkemiz açısından güzel bir tanıtım olması gereken bu tarlaları duyuramamak ise büyük bir kayıp bence. İnsanlar akın akın Fransa'ya giderken bu manzaraları görmek için bizim elimizde olanı değerlendirmeyi beceremememiz çok yazık. Ayrıca devletin üretime verdiği komik sayılacak destek de içler acısı. Umarım gelecek zamanlarda daha çok kıymetini biliriz bu tip yerlerin.

“Tanrı’nın Bize Armağanı”

Köyün lavantayla tanışması, 1970’lerin başında Fransa’dan getirilen fidelerle ol­muş. Susuz arazide Ziya Bey; emeklilik hayallerini, kendi köyünde adeta kalkın­ma ve umut şeklinde yeşertmiş. Kuyucak, Kuşçular, Çukurören, Ardıçlı, Senir, Gü­neykent ve Aydoğmuş köylerinde üretim, 900-1200 metre rakımlı yerlerde yapı­lıyor. Göçle boşalan Kuyucak köyünde lavanta için “Tanrı’nın bize armağanı” deniyor.

Kuyucak köyüne 1999 yılında emekli olup dönen Ziya Bey, hem öncülük yapıyor hem de çok şifalı olan lavantanın balını eşiyle birlikte üretiyor. Burdur Gölü kıyı­sı, tepelere doğru tamamen lavanta bahçe­leriyle dolu. En üstte ise kovanlar… Muh­teşem manzara insanı, lavanta kokusuyla birlikte sarhoş ediyor. Mayıs ve Ağustos arasında lavantalar çiçekleniyor ve hoş kokuları bal arılarını çekiyor.
Lavanta balı, şeker oranı oldukça yüksek bir bal. Doğallığı, kokusu ve lezzetine bir de karaciğere, Hepatit B ve sinir sistemi hastalıklarına faydası ilave olunca, büyük talep görüyor ve zor bulunuyor. Bal üre­timinin iki yıl öncesine kadar 1 ton kadar olduğunu belirten Ziya Bey, artan kont­rolsüz gezgin arıcılar sebebiyle üretimin bu yıl %50 kadar düşerek, 500-600 kg’a indiğini söylüyor. Kontrollü ve kontrolsüz arıcılığın durumunu, bilinçli tüketiciler ta­kip ediyorlar zaten.

 


Lavanta’nın ürünleri ve faydaları:

Kuyucak Köyü’nden Dr. İbrahim Saraçoğlu’na  lavanta gönderiliyormuş, Saraçoğlu’nun yapmış olduğu çalışmalara ve araştırmalara göre lavanta  idyopatik burun akıntısına, toz alerjisine, iltihaplı eklem romatizmasına ve karaciğer yağlanmasına karşı birebir… Ayrıca lavantanın sakinleştirici özelliği de var. Biz bile köyde lavanta sarhoşu olduk, inanılmaz bir rahatlama ve uyku durumu oluştu, alışık değiliz lavantayı bu kadar yoğun teneffüs etmeye…
  • Lavanta balı; lavanta tarlasına girince yüksek seste arı vızıltıları duyuluyor, bu kadar arı olunca bal da olması normal… Lezzetli ve kokulu bir bal. İsteyen petekli isteyen süzme alabiliyor.
  • Lavanta çayı; kurutulmuş ya da taze lavantayı kaynamış suya bırakıp 3-4 dakika demlenmesini bekleyip sonra sıcak sıcak içebiliyorsunuz, ben ilk defa tattım ve nefisti.
  • Lavanta yağı; ağrıyan eklemlere sürüp masaj yapılıyor, romatizmaya da birebir. Spalarda masaj yağı olarak da kullanılıyor.
  • Lavanta suyu; cildi silmek  amacıyla tonik gibi kullanılıyor, cildi temizliyor ve rahatlatıyor. Saçlarınızı yıkadığınız suya lavanta suyu ilave ederseniz saçlarınız canlı ve parlak olacaktır.
  • Lavanta sabunu; kokusu temizlik ve rahatlık verir kullanana. Köyde henüz bir marka yok ancak sabun fabrikasına kendi lavantalarını verip sabunlarını yaptırıyorlar.
  • Lavanta kurusu; çekmecelere konulduğunda hem eşyalarınız güzel kokar hem de güve oluşumunu engeller. Uyku sorununuz varsa baş yastığınızın içine ya da altına bir lavanta kesesi koyarsanız deliksiz kaliteli uyku uyuyabilirsiniz.

Öneri;
  • Kuyucak ve çevresinde sadece lavanta değil, mor zambak da üretiliyor.Temmuz başında giderseniz hem lavantaları hem de zambakları görürsünüz.
  • Yöre halkını turizme heveslendirmek ve desteklemek için küçük de olsa tezgahlarından bir şeyler satın alın.
  • Lavanta çayı için.



“Çelikten Üretim” Yapılıyor

Bu mis kokulu çiçeğin bakımı çok kolay, üstelik hem kurusu hem de yağı para getiriyor köylüye. Bu yılki hasat sonrası oluşan piyasa koşulları ise “çok olumlu” şeklinde değerlendiriliyor. Yaş lavantayı kilogram fiyatı 1 TL/kg’dan satan olma­mış; zira kuru lavanta tohumu 12 TL/ kg’dan alıcı bulmuş; sonuçta köylünün yüzü gülmüş. Kuyucak köyü tarım arazile­rinde 2012’de %70’e varan lavanta ekimi, bugün %90’a ulaşmış vaziyette. İnanın bu olumlu gelişmeler, köylü kadar benim de yüzümü güldürüyor. Özgürlüklerine düş­kün bu göçer, misafirperver, yardımsever köylüler; kimseye muhtaç kalmadan kal­kınsın ve tersine göçü yaşasın isterim.
Lavanta köylüsü genellikle “çelikten üre­tim” yapıyor. Biliyorsunuz, bir bitkiden köklendirmek üzere alınan parçaya “çe­lik” diyoruz. İngilizce’de “cutting” (kes­me) denen bu işlem, genellikle dallardan alınarak gerçekleştirilebiliyor, sonra tek yapraktan veya kökten yapılabiliyor. Çe­liğe “kesik parça” da denebiliyor. Çelik kökleniyor, filizleniyor ve yeni bir bitki oluyor. Çeliğin en önemli avantajı ise bit­kinin birebir kopyasının elde edilebilmesi. Çok çabuk büyüyebilmesi ise bir diğer avantajı. 1 dekara aşağı yukarı 90 ila 100 çelik fidesi dikiliyormuş. Köylü lavantayı çift yönlü sürüyormuş. Ziya Bey, aynı za­manda iyi bakılırsa 1500 metrekare ara­ziden, 700 kg ile 1 ton arası yaş lavanta toplanabileceğini belirtiyor. Bu arada 5 kilogram yaş lavantadan 1 kilogram kuru lavanta tohumu elde edilebileceği bilgisini de verelim.
Hasat ve saklama koşulları tüm tıbbi bit­kiler gibi çok önem kazanıyor. Çiçekli dal­lar, kokunun en güçlü olduğu çiçeklenme başında veya çiçeklenme sırasında topla­nıyor. İlkbahar ve yaz mevsiminde aslın­da her an toplanabiliyor. Büyük demetler halinde tarladan kerpiç, taş veya ahşap evlerin avlularına getiriliyor ki, bu man­zara görülmeye değer. Daha sonra çiçekli dallar, yerlere avlulara serilerek kurutu­luyor. Hasat zamanı caminin etrafından başlayarak tüm bahçeler, avlular büyük lavanta demetleriyle dolup taşıyor. Kuru­tulan lavantalar önce geniş, daha sonra daha dar elekten geçiriliyor ve tohumlar satışa hazırlanıyor.

Morun Büyüsüne Kapılmak…

Eski Romalılardan ve Eski Yunan’dan bu yana lavantanın parfümünün yapıldığını, banyolara karıştırıldığını biliyoruz. Adının ise büyük olasılıkla “livere” (mavileştir­mek) ile “lavare” (yıkamak) sözcüklerinin birleşmesinden oluşan Ortaçağ Latince­si’ndeki “livendula” kelimesinden türediği belirtiliyor.

Yatıştırıcı bir etkiye sahip olan la­vantayı kesecikler halinde çama­şırlarınızın, yastığınızın altına koyduğunuzda, güzel ve saf kokusunun yanı sıra sizleri rahatlatacak­tır da.
Ben sürekli kullanıyorum. Araştır­malara göre lavantanın yağı da uykusuz­luğa karşı kullanılıyor. Aroma tedavisinde ise üşütme, bronşit, nezle, ateş, akne, sivil­ce, ağrı, baş ağrısı, saç diplerindeki kaşıntı için önerilebiliyor. Fonksiyonel kan dola­şımı rahatsızlıklarında ise haricen lavanta banyosu yapılabileceği belirtiliyor. Gü­nümüzde ise lavanta gözlükleri, lavanta yastıkları ile sabunu, oda spreyi, peeling tuzları bayanlar arasında çok fazla kulla­nılıyor. Lavanta kolonyası da halen vazge­çilmez bir ürün… Kurutularak dolaplara konan lavanta çiçekleri giysileri böcek­lerden koruduğu gibi, Batı Anadolu’nun makilerinde yetişen karabaşotu olarak adlandırılan lavanta çiçeklerinden, yıl­lardır tıbbi fayda sağlanıyor. Lavantanın, esansiyel yağ olarak kullanımının yanı sıra süs bitkisi olarak peyzajda ve Avru­pa mutfağında yemeklerde kullanımı çok fazla. Etken madde kalitesi en yüksek cins yağ, “Lavadula officinalis”ten elde edilirken; estetik ve renk kalitesi olarak “Lavandula super blue” tercih ediliyor. Tohumlarından çıkan lavanta suyu da iyi bir cilt bakım toniği. Antik çağlarda anti­septik olarak kullanıldığı bilinen lavanta­nın suyu da Birinci Dünya Savaşı’nda ya­ralanan askerlerin yaralarının dezenfekte edilmesinde kullanılmış.

Kuyucak’ta hasat zamanını resimleriy­le birlikte sizlerle paylaştım. Seneye ise mora boyanmış lavanta bahçelerini gör­mek istiyorum; yani hasat öncesi gitmeyi hayal ediyorum. Hasat zamanı, hafif griye dönmüş çiçekler harikulade, ancak koku da bir o kadar müthiş. Sizi sarıyor ve içine çekiyor. Son yıllarda 5 ton kadar lavanta yağı üretiliyorken, yıllar içinde bunun kat­lanarak artmasını ve bu üretken lavanta yetiştiricilerinin, Fransa’daki çiftçiler gibi aynı bolluk ve berekete kavuşmasını bekli­yorum. Bunun için benim, sizin hepimizin yapabilecekleri var. Isparta’ya, Keçiborlu ilçesine gelin; bu güzel köyde ruhunuzu, gözünüzü doyurun. Kalbinizi siz de benim gibi lavanta bahçelerinde -İstanbul emekliliğine kadar-bırakın. Gelin görün; yöresel kalkınmaya gerek üretim, gerek turizm ölçüsünde destek verin.

Kuyucak için lavanta vakti


Isparta'nın Keçiborlu ilçesine bağlı Kuyucak köyünde son yıllarda hızla gelişen lavanta üretimi yöre halkı için umut olmayı sürdürüyor.

Kozmetikten gıdaya bir çok alanda kullanılan lavanta için Kuyucak'ta hasat vakti geldi. Haziran ayında çiçeklenmeye başlayan lavantalar, bugünlerde Kuyucak ve çevresini morun hakim olduğu bir tabloya dönüştürmüş durumda. Hasat içinse tohumların olgunlaşması ve Ramazan ayının bitmesi bekleniyor. Her şey yolunda giderse Kuyucaklılar, bayramı lavantayla karşılayacaklar.


Lavantanın akıl çelen daveti

Dünya gül üretiminin yaklaşık yüzde 65'inin gerçekleştiği Isparta, uzun yıllardır "güller diyarı" olarak anılıyor. Ancak son yıllarda hızla yaygınlaşan lavanta üretimi güle alternatif bir ürün olarak üreticilerin ilgisini çekmeye başladı. Haziran'da gül hasadının sona ermesiyle çiçeklenmeye başlayan lavantalar, Temmuz ayının gelmesiyle pembenin hakim olduğu tarlaları mora boyamaya başlıyor. Bu nedenle Isparta için "Alı al, moru mor" deyimini kullanmak hiç de yanlış sayılmaz.
Bu renk karnavalına bir de lavantanın akıl çelen kokusu eklenince bu davete karşılıksız kalmak olanaksız hale geliyor.
Isparta’da yaklaşık 3 bin dekarlık alanda lavanta üretimi yapıldığı belirtilirken, bu üretimden yaklaşık 5 ton lavanta yağı elde ediliyor. Lavanta yağı ise kozmetik, gıda ve alternatif tıp gibi yaygın bir kullanım alanına sahip.


Emeklilik düşü yöreye umut oldu

Keçiborlu ilçesine bağlı Kuyucak köyü, kentteki lavanta üretiminin en yoğun olduğu yerlerden biri. Senir, Güneykent ve Aydoğmuş gibi yöre köylerinde de üretim yapılıyor. Emekli olduktan sonra köyünde lavanta yetiştirmeye başlayan Kuyucaklı girişimci Ziya Doğan, ayrıca lavanta balı üretimi de yapıyor. Yörede lavanta üretiminin öncülerinden biri olan Doğan, bu yılki lavanta hasadı ile üreticilerin sorun ve beklentilerine yönelik sorularımızı yanıtladı.


HASAT İÇİN RAMAZAN SONU BEKLENİYOR

Kıraç ve susuz topraklarda yetişebilen çok yıllık bir bitki olan lavantaya oldukça uygun olan ve Burdur Gölü'na bakan bir alana kurulan Kuyucak çevresinde bu yıl hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyrettiğini belirten Doğan, bu nedenle lavantaların daha erken çiçeklendiğini söyledi. Kuyucak köyünde lavanta hasadına Temmuz ayı sonunda başlanacağını dile getiren Doğan, bir iki üreticinin hasada başladığını ancak genel olarak Ramazan ayı sonunun beklendiğini kaydetti.

Lavanta tohumu 10 liraya alıcı buluyor

Kuyucaklı üreticilerin genel olarak lavantadan memnun olduklarına değinen Doğan, bu yıl yaş lavantanın kilosunun 75 kuruş, lavanta tohumunun kilosunun da 10 liraya alıcı bulduğu bilgisini verdi. Yaş lavanta satışının tercih edilmediğini dile getiren Doğan, üreticinin daha çok tohum satışı yaptığını belirterek, tohum fiyatlarının son iki yılda hak ettiği değeri bulmaya başladığını söyledi.

"Çekirgeler bitkiye zarar veriyor"

Lavanta üretiminde bu yıl çekirge sorunu yaşadıklarına da değinen Doğan, "geçmişte hiç karşılaşmadığımız biçimde bu yıl lavanta tarlalarında çekirge sorunu yaşadık. Çekirgeler filizlenmeye başlayan bitkiyi yiyerek ürüne zarar veriyor. Üreticiler bu yıl çekirgeden oldukça zarar gördü. Konuyla ilgili yetkililer de gelip inceleme yaptılar. Bu konuda yapılacak bilimsel çalışmaların sonucuna göre daha net bir bilgi sahibi olacağız. Lavanta üretimine büyük zararlar veren çekirge sorunu konusunda yetkililerin bize destek olmalarını bekliyoruz" diye konuştu.

Hububata yapılan tarımsal desteklemenin lavanta gibi yağlı bitkilere de yapılması gerektiğini dile getiren Doğan, böylece üretimin daha istikrarlı hale geleceğini ve üreticinin geleceğe güvenle bakabileceğini de sözlerine ekledi.


  • Murathan mungan siiri;

    " ordadır
    yazın eskittiği otlar arasında
    uzakta bir nehrin gürültüsünü kazar
    masmavi usturalar abanoz ağacına

    ordadır
    uyuyan bir namlunun sessizliğiyle
    günün sabahlığında
    dudaklarının arasında bir ot, bir ıslık
    iz bırakmaz sisler gibi geçer ağaçların arasından
    varır kendini derinleştiren uçurumlara

    ordadır, bir devin tavşan uykusunda
    aklında kımıldanan otlar, ağaçlar
    düşünü düşürdüğü sular
    yüzünü bıraktığı sular
    almamış zaman kalmış kireç altında
    çelimsiz bir kabuk başlamış yürek yarası
    ki ne zaman çarşılara çıksa silahsız
    onu vururlar
    göğsünde siyah bir yıldızla
    kalbinde kuruyan bataklık
    kırlara yakın durur, yanık kokulara

    serin çiy vakti çimenlerle konuşur
    ne zamandır çıkmıyor sokaklar açık artırıma
    ıssız bir kil ile gövdesini kateden bir ateştopu
    kendini sakladığı sular altında
    ve son bir kez:

    ışık ve çamurda kaldı lavanta "
  • aynı zamanda bir cemal süreya şiiri;
    " odanız kızkardeşinizdir,
    büyük ş'lerle iner giysiniz;
    bir kez onarılmış anıt mihrap;
    hemen pencereye geçersiniz.

    bütün şarkıları düşünün,
    sizin yüzünüz çıkar ortaya,
    konsolun üstünde yelpaze,
    yan yana yan yana düşünün ama.

    en derin çizgiler, güzelim,
    en tatlı anlardan kalma...
    değme acı baş edemez
    hazların lal oyuklarıyla.

    çıkarken yığılan basamaklar
    kaçı kaçıverirler inerken,
    beyaz sunağıyla gotik tapınak,
    eliniz sanki hep tırabzanda.

    bir şeyiniz olayım sizin,
    hani nasıl isterseniz,
    oğlunuz, kiracınız, sevgiliniz;
    dünyanın bir ucuna
    birlikte gider miyiz?

    bekletilmiş ipeklinizden
    kopmaya can atar bir düğme;
    boş verin, o düğme hayın,
    gider miyiz?

    şimdiye dek düşünmediyseniz
    bakmayın içinde ne var,
    küçük bir kitaptır yaşamak
    elinde tutmaya yarar."

13 Eylül 2017 Çarşamba

KAR's



Kars, Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alır. Kuzeyinde; Ardahan, doğusunda; Ermenistan'la, güneyinde; Iğdır ve Ağrı ile, batısında ise Erzurum'la çevrilidir.

Kars Doğu Anadolu da ülkemizin en doğusundaki ve aynı zamanda karasal iklim dolayısıyla da en soğuk illerinden birisidir. Ancak mekanın bu olumsuzluğu ilin sanayii gelişmesinde nispeten olumsuz olmuş olsa da il turizm potansiyeli açısından bölgenin başlıca illerinden birisidir.


Doğu Anadolu bölgesinin en büyük ve geniş ovasına sahip olan Kars, Türkiye’nin Kafkaslara ve Orta Asya’ya açılan kapısı konumundadır. Tarihsel süreç içerisinde, eski ticaret yollarının kavşak noktası üzerinde yer alması dolayısıyla her dönem önemini korumuştur.

İlk yerleşimin M.Ö. 13000 yıllarına kadar uzandığı bölgede Kalkolitik, Eski Tunç Çağı,Erken Demir Çağ kültürleri ile Urartu, İskit, Kimmer, Pers, Roma, Arsaklı, Sasani, Emevi,Abbasi, Bizans, Bagratlı, Selçuklu, Saltuklu, Moğol, Gürcü, Karakoyunlu, Akkoyunlu,Osmanlı, Rus, Türkiye devletlerinin siyasi hakimiyetleri görülmektedir. 

Bu kadar kavmin geçtiği bugünkü Kars topraklarında başta Yerli, Kürt, Terekeme (Karakalpak) ve Azeri olmak üzere az sayıda Malakan ve Dukhobor gibi topluluklar da yaşamaktadır. 


Bölgenin ilk adı Asur kaynaklarında (M.Ö. 12. yy) Daiaeni, Urartu kaynaklarında ise (M.Ö. 9. yy) Diauehi olarak geçmektedir. Strabon’un Geographiga kitabında Corzene olarak tanımlanan tarihi yerleşimin ismi, M.S. 2. yüzyılda Ptolemaios’un ‘Coğrafya Kılavuzu’ kitabında Cha(o)rsa olarak geçer. Gürcü kaynaklarında ise Kari (kapı-geçit) anlamında kullanılmıştır. 


11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut eserlerinde, Kars adının ‘deve ve koyun yününden yapılan elbise’, Karsak isminin ise ‘derisinden kürk yapılan bozkır tilkisi’ anlamına geldiğinden söz eder. Kentin ismiyle ilgili bir diğer teori ise, M.Ö. 130-127 yıllarında Kafkaslardan gelerek Kars çevresine yerleşen ve bir Türk boyu olan Karsak’lardan geldiği yönündedir. Ortalama yüksekliği 1768 metreyi bulan coğrafya yapısıyla Kars’ın büyük bir bölümü yaylalardan oluşur. 

En önemli dağları Allahuekber, Kısır, Akbaba, Aşağıdağ ve Aladağolarak sıralayabiliriz. Doğu Anadolu’nun en geniş platosuna sahip olan Kars ilinde irili ufaklı birçok göl bulunur. En büyüğü Çıldır olan bu mavi göller Aygır, Karzak Çenklice, Erhan, Turna, Çenekci, Kuyucuk, Çalı, Deniz ve Lavaşin’dir.

Aras, Arpaçay, Kura ve Kars çayı, il sınırları içerisindeki kayda değer akarsuların başında gelir.

Ormanların çok yer tutmadığı şehrin doğal bitki örtüsü bozkırdır. Ormanların büyük bir bölümü Sarıkamış ilçesine yayılan sarıçam (Pinus sylvestris) ağaçlarından oluşur. Kars coğrafyası önemli ekolojik sistemlerden sayılan plato ve dağ çayırlarına ev sahipliği yapmaktadır. Bu alanlarda sayısı 1250’ye yakın tohumlu bitki doğal olarak yetişir. Bu bitkilerden yüz tanesi dünyada başka hiçbir yerde yetişmeyen nadir bitki türleridir. ‘Kars’ adını taşıyan birçok bitki çeşidinden söz edebiliriz. Lathyrus karsianus, Festuka karsiana, Allium karsianum, Caucalis karsianum ve Nonea karsensis bunlardan birkaçıdır.

Bir şehri keşfetmenin en güzel ve doğru yöntemi sokak sokak gezmektir. Ancak yürüyerek o şehir hakkındaki merakınızı giderebilir ve ayrıntıları gözlemleyerek bir iç zenginliğine ulaşabilirsiniz. İşte sizin için hazırladığımız tarihi kent merkezini içeren keşif turu güzergahları:
KARS KENT TURU
Uzun Kent Turu

Kaleiçi mahallesindeki Eski Osmanlı yerleşmesinden sonra Rus hakimiyeti döneminde Ortakapı, Cumhuriyet ve Yusufpaşa mahallelerine taşınan Kars yerleşimi, birbirini dik kesen sokaklardan oluşan ızgara planına sahip. Uzun kent turu, eski yerleşim alanı içerisindeki hemen tüm tarihi mekanları ziyaret ediyor. 

Gezimiz kentin kuzeydoğusuna konumlanan müzeden başlıyor. Paleolitik, Eski Tunç, Urartu, Roma, Bizans,Hıristiyanlık, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait eserlerin sergilendiği Arkeoloji Müzesi’nde ayrıca etnografya salonu bulunuyor. Kars’ta yaşamış köklü uygarlıkların miras bıraktıkları tarihi ve kültürel değerleri incelerken, geçmişten günümüze derin bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Müze gezisi sonrası Cumhuriyet Caddesi boyunca yürümeye başlıyoruz. Solda rastladığımız ilk tarihi bina, günümüzde Kars Kent Konseyi’nin kullandığı yapı.

 19. yüzyılda Baltık mimari tarzıyla demiryolları hizmet binası olarak inşa edilen bu özgün yapı, Cumhuriyetin ilanından sonra Kars Gümrük Binası olarak hizmet vermiş,Sağımızda askeri bölge içinde kalan eski Rus taş binaları göze çarpıyor. Sağlamlığı ve estetik görüntüsüyle ilgi çeken bu yapılar yıllara meydan okuyorlar. Biraz ileride bu kez Aynalı Köşk, diğer adıyla Yazıcıların Evi ile karşılaşıyoruz. 

Nobel ödülü sahibi ünlü edebiyatçımız Orhan Pamuk’un ‘Kar’ kitabında Maruf Bey’inevi olarak geçen bina, 19. yüzyıl Baltık mimarisine uygun bir formda inşa edilmiş. Tek katlı ve dikdörtgen planlı olarak tasarımlanan Aynalı Köşk’ün kuzeye bakan dış cephesinde, 1893 yılına tarihlenen bir yapım kitabesi yer almakta. Şehir stadyumuna geldiğimizde köşedeki Fethiye Camii’nden sağdaki Ordu Caddesi’ne doğru dönüyoruz. 19. yüzyıl sonlarına doğru Ruslar tarafından kilise olarak inşa edilen yapının göz kamaştırıcı bir güzelliği var. Bir dönemin Aleksandr Nevski-Rus Askeri Kilisesi, 1985 yılında iki minare eklentisiyle günümüzde cami olarak hizmet vermekte. Fethiye Camii’nin biraz ilerisinde yer alan Cumhuriyet Meydanı heybetli bir Atatürk heykeliyle süslenmiş. Bu etkileyici tabloyu sağ köşede yer alan İl Genel Meclisi Binası tamamlıyor.

 Rotamızın 3. kilometresindeki bu muazzam yapı, bazalt taşlardan oluşan dış cephesiyle gezimize ayrı bir estetik katıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ziraat Bankası’na hizmet eden bina, 1984 yılındaki restorasyonun ardından bir dönem Anadolu Lisesi olarak kullanılmış. Turumuz, bir sonraki kavşak noktasında Ordu Caddesi’nden bir süreliğine ayrılarak sola yöneliyor. Şehit Yusuf Bey Caddesi’ne girmeden önce, solda kaldırım boyunca uzanan Aşıklar Otağı ve Kars Barosu binalarını mutlaka fotoğrafIamalısınız. Girdiğiniz caddedeki ilk tarihi mekan sağdaki Eski Kars Evleri Kafe. Ardından sol tarafta Öğretmenevi ve Kars Kültür Evi’ni görebilirsiniz. Bir zamanlar kadın hapishanesi olarak kullanılan Kültür Evi’nin yanında bulunan İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Danışma Bürosu’ndan bilgi ve tanıtım broşürlerini temin etmek mümkün. Az ileride Valilik Binası’nın önünden bu kez sağdaki sokağa girerek, Faik Bey Caddesi’ne doğru yöneliyoruz. Caddenin sağ çaprazında Emniyet Müdürlüğü, hemenkarşımızda ise Çevre ve Orman İl Müdürlüğü binası yükseliyor.


Caddeden sola dönerek rotamızı izlemeye devam ediyoruz. Solumuzdaki Dere Tabya ve Meçhul Asker Anıtı’nın hemen karşısına konumlanan ve kentin en önemli yeşil alanlarından bir olan Mesut Yılmaz Parkı ilk mola yerimiz. Kıvrımlar yaparak sakince akan Kars Çayı’nın kenarındaki parkın karşı yakasında Haydar Aliyev Anıtı yükseliyor.

Parkın sonunda başlayan Şehit Hulusi Aytekin Caddesi, bir sonraki güzergahımız. Bu caddenin en önemli tarihi mekanı, 1894 yılında Cheltikov ailesi için yapılan Hekimevi Binası. Rus mimarisinin özgün örneklerinden birini oluşturan yapıyı geçip, bu kez ters yönden tekrar Ordu Caddesi’nde yürümeye başlıyoruz. Her iki tarafında yer alan eski ve tarihi yapılarla bir açık hava müzesini anımsatan cadde boyunca fotoğraf makinenizi elinizdenbırakamayacaksınız. 

Hafif bir rampaya dönüşen rotanın ilk mekanı, sağda yer alan İl Sağlık Müdürlüğü binası. 1907 yılında Baltık mimari tarzında inşa edilen bu üç katlı yapının doğuya bakan giriş cephesinde yalancı sütunlar ve kartuş süslemeleri dikkat çekiyor. Yapı, Cumhuriyet sonrası bir süre hastane olarak da hizmet vermiş. Hemen yanında Azerbaycan Konsolosluğu, karşı kaldırımda ise 1897 yılında inşa edilen ve bir dönem Adliye binası olarak kullanılan Defterdarlık Misa irhanesi yer alıyor.

 Bu noktada genişleyen Ordu Caddesi’nin ortasında Atatürk Parkı ve heykeli bulunuyor. Parkın sol tarafında Sanayi ve Ticaret Odası sağ tarafında ise Eski Vali Konağı (Stavuşki Konağı) karşılıklı olarak yükseliyor. 1883 yılında Ruslar tarafından yapılan ve şehir turumuzun 5. Kilometresinde yer alan konak, tek katlı olup ‘U’ biçiminde tasarlanmış. Doğu yönündeki giriş cephe duvarlarında yalancı sütunlar ve rölye lerin yer aldığı bu binanın en önemli özelliği, 13 Ekim 1921 tarihinde Kars Anlaşması’nın imzalandığı mekan olması.

 Cumhuriyetin ilanından sonra Vali Konağı olarak kullanılan bina, 2005 yılında başlanan yenileme çalışmaları sonucu 2010 yılında ‘Taşınmaz Kültür Varlığı’ olarak tescil edilmiş durumda. Konağın karşısındaki Sanayi Ticaret Odasıbinası ise, kente 19. yüzyıl sonlarında kazandırılan yapılardan bir diğeri. Düzgün kesme bazalt ve tüf taşındankışlık konak olarak planlanan yapı, Cumhuriyet döneminde de kullanılmış. Dış cepheleri bordür süslemeleriyle donanan bu tarihi eser, 6 Ekim 1924 tarihinde Atatürk tarafından ziyaret edilmiş. 

Bir sonraki anıtsal eser, zamanının mimari tarzına uygun olarak yapılan Defterdarlık Binası. Üç katlı ve ‘L’planında tasarımlanan eserin dış cephe duvarlarındaki yalancı süslemeler dikkat çekici. Yapı, Cumhuriyetin ilanından sonra 1980 yılına kadar Kars Valilik Binası olarak kullanılmış. Karşısında ise bir dönem Kız Öğretmen Okulu olarak kullanılan şimdinin Gazi Kars Anadolu Lisesi yer alıyor. Ardından İl Gençlik Spor Müdürlüğü binasını geçerek yenidenFaik Bey Caddesi’ne kavuşuyoruz. Hemen sola dönüp, kavşak noktasında eniden sola yönelerek Gazi Ahmet Muhtar Paşa Caddesi’nde ilerlemeye başlıyoruz. 

İlk durağımız, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı mimari tarzında inşa edilen Gazi Ahmet Muhtar Paşa Konağı. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Doğu Cephesi Komutanı Ahmet Muhtar Paşa tarafından karargah olarak kullanılan bu tarihi eserin ahşap balkon süslemeleri, dönemin ustalık şaheseri olarak nitelendiriliyor. Yapı, günümüzde sergi salonu olarak hizmetvermekte. Konağın karşısında Cenubi Garbi Kafkas Hükümeti’nin başkanlığını yapan Cihangirzadeİbrahim Bey’in eski evi yer alıyor. Yaşar Çelebi Evi olarak da anılan konak, bir dönem Kars Radyoevi olarak kullanılmış. Daha sonra sırasıyla Fevzi Paşa İlköğretim Okulu, Kars Tarih Turizm ve Kültür Derneği, Halkevi ve Saat Kulesi yapılarını geçerek yokuşun başına geliyoruz. 

Sağımızda, bir zamanlar Rus Ortodoks Kilisesi’nin yükseldiği yerde Merkez Camii yer alıyor. Yokuş aşağı Kars Çayı’na doğru yürümeye devam ediyoruz. Eski Rus Konsolosluğu, (Haşim Arıkan Konağı) Resul Yıldız’ın evi, Kafkas Üniversitesi Devlet Konservatuarı binalarını geçerek Kar’s Butik Otel’in önüne geliyoruz. Kesme bazalt taşlardan ‘L’ biçiminde planlanan iki katlı bubinanın dış cephelerindeki bordür süslemeleri dikkat çekici. Yapı 2001 yılında geçirdiği restorasyonun ardından otel olarak hizmet veriyor. Bir sonraki tarihi mekan, 19. Yüzyıl sonlarına tarihlenen ve Baltık mimarisi izleri taşıyan İsmet Paşa İlköğretim Okulu. ‘U’ planlı ve iki kat olarak inşa edilen taş bina, yapıldığı dönemde Deftedarlık Binası  askeri kışla olarak düşünülmüş. 1923 yılından beri ise okul olarak hizmet vermekte. Bu yapıyı geçtikten sonra görselliğiyle öne çıkan tarihi eserler ard arda sıralanmaya devam ediyor. 

Bu caddenin son mekanı, ‘Kar’ romanında yer alan Tuncer G’nin (Güvensoy) Evi. 1890 yılında yapılan sarı renkli konut,süslemeleri ve kapısındaki oymalarla nefis bir görüntü sergiliyor. Eskinin Borsa binası, şimdi şahıs mülkiyetinde yenilenerek Kars’ın tarihsel dokusundaki yerini koruyor.

 Karşıda Osmanlı dönemi yapısı Yusufpaşa Camisi yer almaktadır. Yeniden Şehit Hulusi Aytekin Caddesi’ne vardığımızda, Kars Çayı üzerindeki Demirköprü karşılıyor bizi. Sağa dönerek tarih ve kültür içerikli gezimize devam ediyoruz. Tek katlı, renkli boyanmış eski evler ve Kars Çayı kenarındaki İstihkam Çay Bahçesi’nin ardından, Tahta Köprü’nün üzerinden karşı kıyıya geçiyoruz. Yorulduysanız bu noktada bir çay molası verebilirsiniz. Solumuzda 1742 yılında inşa edilen Topçuoğlu Hamamı yer alıyor. Gövdesinde düzgün kesme taşların kullanıldığı yapı doğu batı ekseninde uzanıyor. Osmanlı dönemine tarihlenen yüzlerce kemer köprüden biri olan Taşköprü, Mazlumağa Hamamı ile Namık Kemal Evi arasında yer alıyor. 1579 yılında Sultan 3. Murat’ın emriyle Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılan üç kemerli köprü,


1715 yılındaki sel taşkını sonrası yeniden inşa edilmiş. 54 metre uzunluğunda,8 metre genişliğindeki köprünün yanı başında, dev kubbesiyle Kars sınırları içerisindeki hamamların en büyüğü sıfatını taşıyan Mazlumağa Hamamı yükselir. Ortasında büyük bir havuz bulunan hamam, 1829 yılında ünlü Rus yazarı Puşkin’in ziyaretinin ardından, Rus hakimiyeti döneminde sergi salonlarına ev sahipliği yapmış. Bir sonraki tarihi eser,günümüzde Toplum Merkezi olarak kullanılan ünlü şair Namık Kemal’in evi. Şairin dedesi Abdullatif Paşa 1853-54 yıllarında Kars’ta Mutasarrıf olarak görev yaparken burada ikamet etmiş. Karşı kıyıda ise yine bir Osmanlı eseri olan Muradiye (İlbeyoğlu) Hamamı yer alır. 


1774 yılına tarihlenen eser, Balkonlu Ha-mam olarak da anılır. Yanında ise zamanın acımasızlığına hala inatla direnen Ahmet Tev ik Paşa Konağı bulunur. 1764 yılında Kars eşrafından Hacı Eyüp Bey tarafından inşa ettirilen konak, şehrin zarif yapılarından birisidir. Kars Çayı’nı sağımıza alarak ilerliyoruz. Sağ yamaçtaki tepede Ermeni Katolik Kilisesi’nin kalıntıları yer alıyor. Az sonra Baltık mimarisinin etkisiyle yapılmış 19. yüzyıl eserlerinden Paşa Konağı’nın önündeyiz. Bir zamanlar devlet erkanını ağırlayan görkemli konut, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü olarak hizmete devam ediyor.Giderek sarplaşan ve daralan vadinin sağ yamacında Kars Kalesi ve tabyalar, sol ise harap olmuş tarihi binalar sıralanıyor. Kentsel dönüşüm planıyla yenilenecek olan Dereiçi Vadisi, özellikle bahar aylarında yemyeşil bir çehreye bürünüyor. Kars Çayı’nın yarenliğinde şehir merkezinin gürültüsünden uzaklaşıp, 1855 yılında yapılan İkinci Taşköprü’ye ulaşıyoruz. Arap ve İngiliz tabyaları arasındaki köprünün biraz ilerisinde aynı zamanda mesire alanı olan Kent Ormanı yer alıyor.

Rotamız Taşköprü’den geçerek Kale’ye yöneliyor. Yaklaşık 1 kilometrelik hafif bir rampanın solunda düşmana karşı koymak için Osmanlı döneminde yapılan tabyalar yer alıyor. Yolun keskin bir viraj yaptığı noktada yükselen merdivenlere yönelerek, kentin simgelerinden biri olan kaleye ulaşıyoruz. Aynı zamanda bir seyir terası vazifesi gören bu tarihi mekan içerisindeki çay bahçesi, 10 kilometrelik gezinin en güzel dinlencesi için bir fırsat. 1153 yılında Saltuklu Sultanı Melik İzzeddin tarafından veziri Firuz Akay’a yaptırılan

 Kars Kalesi,

 iç ve dış olarak iki bölüm şeklinde planlanmış. Çeşitli dönemlerdeki saldırılarda yıkılan ve tekrar yenilenen kale, orijinalliğinden çok şey kaybetmiş durumda. Kesme bazalt taştan yapılan 3,5 kilometrelik sur duvarlarında önceden 220 burç varken, sadece 7 burç günümüze kadar gelebilmiş.

 Su (Çeribaşı), Kağızman (Orta), Behram Paşa ve uçuruma açılan Ana Kapı olmak üzere toplam dört giriş yeri bulunmaktadır. Kalenin ana girişinde ayrıca 1239 yılındaki Moğol saldırısında hayatını kaybeden Celal Baba adına yapılan çini kubbeli bir türbe yer alır. Kalenin bulunduğu tepenin en uç noktasında, günümüzde vericilerin yükseldiği mevkide Arap Baba Şehitliği bulunur. Rus döneminde ızgara şeklinde yapılan kent planını kale burçlarından seyrettikten sonra, Kağızman Kapısı’ndan çıkarak rotamıza devam ediyoruz. Günümüze sadece yan duvarları kalan Beylerbeyi Sarayı, kalenin eteklerinden şehri seyreden bir yere konumlanmış. 1579 yılında Lala Mustafa Paşa tarafından inşa ettirilen bina, 1918 yılına kadar Hükümet Konağı olarak görev yapmış.

Kars Çayı’na doğru inmeye devam ediyoruz. Biraz sonra farklı renklerin, dillerin ve etnik yapıların birbirine karıştığı kent sosyolojisini yansıtan Oniki Havariler Kilisesi (Kümbet Camisi) ve Evliya Camisi’nin önüne geliyoruz. Bir zamanlar bir arada yaşayan farklı dinlerin kültürel etkileşimini en güzel biçimde yansıtan sivri külah şeklindeki kilise çatısı ile cami minaresi yan yana yükseliyor. Selçuklu Türklerinin Anadolu’ya ayak bastıktan sonra söz konusu kilise çatılarından esinlenerek kümbetler inşa etmeleri, bu kültürel etkileşimin bir başka örneğini oluşturuyor. 

Ermeni Bagratlı Kralı Abas tarafından 937 yılında yaptırılan eski kilisede, kubbe etrafında on iki havarinin taş kabartmaları ile çeşitli süslemeler göze çarpar. 1064 yılında Selçuklular tarafından camiye çevrilen bina, 1877 Rus işgalinin ardından Kale Başkilisesi olarak kullanıldı. 1964 yılından sonra bir süre müze işlevi gören bu özgün eser, 1993’ten itibaren yeniden cami olarak ibadete açıldı. Kümbet Camisi’nin yanında 1579 yılında Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılan Evliya Camisi yükseliyor. Cami alanında Ebul Hasan-i Harakani’nin türbesi yer alıyor.

 Asıl adı Ali Bin Ahmed Cafer olan Harakani, Kars yakınlarında 1033 yılında meydana gelen Selçuklu - Bizans savaşında şehit düşmüş. Ahmet Yesevi ve Mevlana gibi düşünürleri etkileyen bu tasavvuf adamının görüşleri Nurul Ulum adlı yapıtında toplanmıştır.Turumuzun son bölümünü Atatürk Caddesi’ndeki tarihi yapılara ayırıyoruz.1664 yılında Kars Beylerbeyi Seyit YusufPaşa tarafından yaptırılan Yusuf Paşa Cami, Serhat Kalkınma Ajansı,Eski Belediye, Kars Şehir Sineması binaları ve eski Rus evleri rotamızı süsleyen ayrıntıların başında geliyor.Özellikle 1883 yılında inşa edilen Eski Belediye Binası, Barok sanatı süslemeleriyle caddeye ayrı bir estetik görünüm kazandırıyor. Kentin ilk Kız Lisesi olma ünvanı taşıyan yapı, 2005 yılında onarım görmüş. ‘Uzun Kent Turu’ rotamız Atatürk Caddesi’nin Faik Bey Caddesi’yle kesiştiği noktada sona eriyor. Dileyenler bu caddede yer alan kafeterya ve restoranlarda dinlenebilir veya peynir gibi yöresel ürünler satan dükkanlardan alışveriş yapabilirler.


 Kısa Kent Turu

Arkeoloji Müzesi’nden başlayarak Ordu Caddesi köşesindeki Fethiye Camisi’ne kadar ‘Uzun Kent Turu’ ile aynı rotayı izleyen gezimiz, bu noktadan itibaren farklı bir güzergaha yöneliyor. Önce Ordu Caddesi’ni baştan sona kat edip daha sonra Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve Atatürk caddelerini geçiyor. Taşköprü’den sağa dönerek Vaizoğlu Camii ve Oniki Havariler Kilisesi üzerinden Kars Kalesi’nde sona eriyor. Zamanı olanlar ayrıca tarihi dokunun yakınında yer alan Osmanlı dönemi Vaizoğlu, Büyük Abdiağa, Küçük Abdiağa, Yusufpaşa, Hacı Sey i, Aliağa ve Laçin Bey camileri ile Kaleiçi mahallesindeki Beşik Kilise’yi ziyaret edebilirler.
Baltık Mimarisi Örneği
Kars Genel

Özet Bilgi

İl ülkemizin başlıca kış turizm merkezinden birisidir ve yapılacak yatırımlarla bu alanda daha da gelişebilir. Bunun yanı sıra kültür turizmi açısından da tarihin çok eski devirlerine uzanan antik kalıntıları ve ören yerleri ile önde gelen kültür turizmi açısından da Yontma Taş Çağından itibaren kesintisiz bir yerleşime sahne olan kent önde gelen kültür turizm merkezlerindendir.

 Kars adının kaynağını oluşturan Karsak kelimesinin Kafkaslar’ın kuzeyindeki Dağıstan bölgesinden gelerek yöreye yerleşen Velen-tur boyunun Karsak oymağından geldiği söylenir. Bölge “Ararat eyaleti” adıyla 200 yıl İranlılar’ın egemenliğinde kaldı. Kars adının kaynağıyla ilgili bir başka söylentiye göre ise Gürcistan-Ermenistan sınırında yer alan şehrin adı Gürca dilinde “kapı kenti” anlamındaki “Karis Kalaki”den gelmektedir.Kars ili ekonomisi büyük bir oranda tarım ve hayvancılığa dayalıdır.

Hekimevi (Cheltikov Konağı)
İl Sağlık

Diğer Bilgiler

Tarih
Araştırmalardan Kars tarihinin Cilalı Taş Devrine kadar indiği (M.Ö. 9000-8000) anlaşılmaktadır. Bölge daha sonraları Hurriler, Urartular, İskitler, Partlar, Sasaniler ve Bizanslıların hakimiyetine girer.
1064 yılında Selçuklu Sultan Alpaslan, şehir ve civarını fethetmiş, böylelikle Türk kavimlerine Anadolu yolunu açmıştır. Şehir ve çevresinde Moğollar ve Akkoyunlular, Karakoyunlular gibi Türk devletleri hüküm sürmüş, 1514 yılında Yavuz Sultan Selim bölgeyi fethettikten sonra Osmanlı İmparatorluğu'na katmıştır.

Coğrafya

Kars ili Doğu Anadolu Bölgesinin kuzeydoğu kesimlerinde yer almaktadır. Büyük bir plato özelliği gösteren il coğrafyasında genel olarak bitki örtüsü bozkır görünümündedir. Yalnız Sarıkamış ilçesinde çam ormanları bulunmaktadır.Kağızman ilçesinde bağ ve bahçecilik yapılmaktadır.Kars Doğu Anadolu Bölgesinin en soğuk bölgesinde yer alır. Bu nedenle karasal bir iklime sahiptir; kışları uzun ve sert, yazları ılımlı hatta serince geçer.Kars ilinin ilçeleri; Akkaya, Arpaçay, Digor, Kağızman, Sarıkamış, Selim ve Susuz’dur.

Digor: İl merkezine 42 km. uzaklıktadır. Ünlü Türk şairi Dede Korkut’un Digor’da yaşadığına inanılmaktadır. Çevrede Orta Çağdan kalma kiliseler bulunmaktadır. Bunların içinde Digor yakınlarında bulunan Beş Müzesi (Beş Kilise) ve Karabağ Köyü yakınlarında bulunan, iyi korunmuş Karabağ Müzesi’ne (Müren Kilisesi) araba ulaşımını takiben yürüyerek gidilebilir.

Kağızman: İl merkezine 75 km. uzaklıktadır. Ayrıca Kağızman’ın kuzeyinde bulunan ve batıdan doğuya doğru akan Aras Nehri Kanyonu vahşi, doğal güzelliklerle doludur. Bu kanyondaki güzellikler, Kağızman ve Tuzluca yolu izlenerek görülebilir. Ayrıca Tunç Kaya (Keçivan) Kalesi, Köroğlu Kalesi ve Çengim Kilisesi gibi tarihi yapılar da mevcuttur.

Sarıkamış: Kış sporları ve kış turizmi bakımından Türkiye’nin önemli merkezlerinden biri olan Sarıkamış, 2200-2900 m. yüksekliğinde bir plato üzerinde yer almaktadır.
Doğal güzelliği ve modern kayak tesislerinin yanı başında açılmaya başlayan oteller Sarıkamış’ın önemli bir turizm merkezi olmasını sağlamaktadır. Sarıkamış’ta, en uygun kayak mevsimi 20 Aralık-20 Mart tarihleri arasındadır.

Susuz: İl merkezine 24 km uzaklıktaki ilçe yakınlarında yer alan Susuz Şelalesi, görülmeye değerdir. Ayrıca yine ilçe merkezi yakınlarındaki Susuz Kaplıcaları da romatizma hastalıklarına iyi gelmektedir.
Akyaka: İl merkezine 54 km. uzaklıkta olan Akyaka ilçesi sınırları içinde tarihi Ocaklı (Ani) kenti bulunmakta ve ziyaretçilerin ilgi odağı olmaktadır.

Arpaçay: Doğusunda Ermenistan toprakları ve Akyaka İlçesi, Güneyinde Kars İli bulunmakta olup, Kuzeyinde Çıldır İlçesi ve Batısında da Susuz İlçesi toprakları ile çevrilidir.

Selim: İlçe Doğu Anadolu bölgesinin en yüksek yaylaları üzerinde yer alır.

Gezilecek Yerler

Örenyerleri

Ani ( Ocaklı ): Ani Harabeleri Kars’a 48 km uzaklıktadır.Mevcut Ocaklı Köyü yakınında Türkiye-Ermenistan sınırına yakın Arpaçay nehri kenarında konumlanan kentin kuruluşu M.O. 350-300 yıllarına dayanmaktadır. Ani ülkemizi ziyaret eden turistlerin önemli uğrak merkezlerinden birisidir. Ani’de kent surları, Ortaçağ kiliseleri Selçuklu mimari eserleri görülmeye değerdir.

Kars – Sarıkamış

Doğu Anadolu Bölgesinde, Kars-Sarıkamış ilçe merkezinin güneydoğusunda yer almaktadır. 2634 m yüksekliğindeki Kars’a 55 km. mesafede Sarıkamış İlçesinin içerisinde Çamurlu dağdadır. Çamlar arasındaki Sarıkamış kayak merkezi; kar kalitesi açısından önem kazanmıştır. Çamlar arasında toplam 12 kilometreyi bulan 5 etaplı piste sahip 2500 rakımlı Cıbıltepe’nin muhteşem bir doğal güzelliği vardır. Cıbıltepe’nin kristal karla kaplı olması ise onu kayakçılar açısından daha cazip hale getiriyor.

Coğrafya: Kayak alanı 2100 -2634 metre yükseklikleri arasında, sarıçam ormanları içerisinde yer almaktadır. Normal kış koşullarında 1.5 metre dolayında olan kar, kayak sporu için oldukça elverişli ve sadece Alplerde olan kristal kar özelliği göstermektedir. Sarıkamış’ta kayak için en uygun zaman 20 Aralık-20 Mart tarihleri arasıdır. Yörede karasal iklim hakimdir. Hakim rüzgar yönü güney-batı yönlerindedir.Sarıkamış ve çevresi; Alp disiplini, Kuzey disiplini ve Tur Kayağı etkinlikleri için çok uygun koşullara sahiptir.


Ne Yenir?

Kaşarı ve balının yanı sıra, Kars zengin ve renkli bir mutfağa sahiptir.Yöreye özgü belli başlı yemekler; umaç helvası, elma dolması, hörre (un) çorbası, evelik adlı bitkiden yapılan evelik aşı, ekmek üzerine kızgın yağ ve yoğurt dökülerek yapılan ekmek aşı, pişi, kuymak, hengel (mantı), yarma buğdaydan yapılan haşıl, bozbaş, kemikli ve parça etten yapılan ve bir çeşit çorba olan piti, sultani üzümle yapılan pilav ve Kars böreğidir.

Ne Alınır?

Doğal boyalı pamuk, kıl, ipek ve yün iplikler kullanılarak yapılan, ilginç yöresel motiflerle bezeli Kars kilim ve halıları çok ünlüdür. Yöresel gümüş kemerler, başlıklar ve çeşitli gümüş takılar Kars’ın özgün hatıra eşyalarıdır. Kaz tüyünden yapılan kuştüyü yastıkları son derece sağlıklıdır. Ayrıca ünlü Kars kaşar peyniri ve balı çok lezzetlidir.

Çıldır Gölü
Göl türü
Tatlı su
Çıkışları
Arpaçay
Yüzölçümü
123 km2
En derin noktası
42 m
Yüzey rakımı
1965 m
Çıldır Gölü, Ardahan ve Kars il sınırları içerisinde kalan göl, 123 km2 alanı ile Doğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük tatlı su ve en büyük ikinci göldür. Deniz seviyesinden 1959 metre yükseklikte bulunan gölün en derin noktası 42 metredir. 

Çıldır Gölü, bir lâv akıntısı ile bir moloz mahrutu tarafından müştereken meydana getirilmiş bir doğal set gölüdür. Birçok dere ve pınarlarla beslenmekte olan gölün tek çıktısı kuzey batısında yer alan Ermenistan sınırında bulunan Arpaçay kolu olan Telek Çayı'dır. En büyük olanı Akçakale harabelerinin yanında yer alan adadır. Göl etrafında çok az bitki örtüsü gelişmiştir ancak gölü çevreleyen otlaklarda yoğun hayvancılık yapılmaktadır.

Yılın dört mevsiminde yapılabilen balıkçılık yöre halkı için önemli bir ekonomik gelir kaynağı teşkil etmektedir. Gölde balıkçılık önemli bir insan aktivitesi olup, kışın buz tutan gölde kalın buz tabakası kırılarak balık avlanmaktadır. Gölde yakalanan en önemli balık türü (aynalı) Sazan (Cyprinuscarpio). Ancak kurak geçen mevsimlerde, göl seviyesi hızla çekilmekte ve bu nedenle sazan gibi türlerin üremesi için gerekli sazlıklar daralmaktadır. Bununla beraber, birçok balıkçının yasaklara uymayarak kontrolsüz avlanmaları balık stoklarını olumsuz etkilemektedir.

Gölün sadece kuzey batısında seddeyle ayrılmış bataklık ve sulak çayırlar bulunur. Genelde göl çevresi mera vasıflı olup, sert bölge iklimi tarıma olanak vermez. DSI tarafından gölü beslemek amacı ile yapılan derivasyon tünellerinin hem diğer havzalardaki kirlilik yükünü göle taşıması, hem de hayvancılık açısından çok önemli çayırların kurumasına neden olması mümkündür. Ayrıca inşaatı henüz tamamlanmamış olan Kuzey derivasyonunun Çıldır'ın çok önemli çayırlığı olan Karaçay ovasının ot verimini ciddi boyutta etkilemesi söz konusudur.

Göl ve çevresindeki tarım alanlarında kullanılan tarımsal kimyasalların (özelliklede yüksek oranda azot içeren gübrenin) bilinçsizce ve yörenin ekolojik ve iklimsel koşulları göz ardı edilerek kullanılmasının göl üzerindeki kötü etkileri belirtilmektedir.
  • Kontrolsüz ve aşırı avlanma,
  • Erozyon ve
  • Yüksek besin girdisi
Çıldır Gölü için tehdit oluşturmaktadır. Gölde aşırı bir kirlilik gözlenmemesine rağmen yine de artan bir evsel kirlilik göze çarpmaktadır. Adalardaki insan baskısının artması bu alanları kuluçka için kullanan türleri olumsuz etkilemektedir. Yapımı planlanan otel ise yeniden gözden geçirilmelidir. Son yıllarda artan turizmle birlikte insan baskısı artmış ve turistik tesisler inşaa edilmeye başlanmıştır.

Çıldır Gölü Oluşumu, Jeomorfoloji ve Jeolojisi Oluşumu

Göl havzası, göl seviyesine nazaran takriben 200 metre alçak olan Çıldır ovasından nispeten dar olan (genişlik: 2–3 km) doğal bir set ile ayrılmıştır. Bu seddin en büyük kısmı, gölün kuzey doğusunda yükselen Papa Dağı'ndan batıya doğru inmiş uzun eski bir lâv akıntısıdır. Batıda, bu set, gölün batısında bulunan Kısır Dağı'nın Kuzeydoğu yamacından gelen bir moloz mahrutu tarafından tamamlanmıştır. Bu mahrut ile lâv akıntısı arasındaki sınır; Arpa çayı-Çıldır yolunun takip ettiği gölün kenarı boyunca yükselen geçitten geçer. Bugünkü göl havzası ile bugünkü Çıldır ovasının eskiden tek bir depresyonu teşkil etmekteydi. Bu depresyonun akıntısı Çıldır çayı vasıtasıyla Kura Nehri'ne doğru gitmiştir. 

Yukarda anlatılan lâvların akmasından dolayı, bu havza eskiden (lâv akıntısının cephesi ile Kısır Dağı'nın arasında açık kalmış) dar bir düzlük tarafından iki kısma ayrılmıştır. Kısır Dağı’ndan gelen moloz mahrutunun oluşması ile bu geçit tamamen kapatılarak bugünkü göl havzası Çıldır ovasından izole edilmiş ve böylece bu havza göl haline getirilmiştir. Göl, sonra Arpaçay’ın bir kolu tarafından kapılmıştır. Sonuç olarak Çıldır Gölü, bir lâv akıntısı ile bir moloz mahrutu tarafından meydana gelmiş doğal bir baraj gölüdür.


Jeomorfolojik Evrimi

Gölün ve çevresinin şekillenmesi ve bugünkü durumuna gelmesini ana hatları ile ortaya koymak bakımından sahanın geçirdiği evrimi Tersiyer başından itibaren dikkate almak uygun olacaktır

. Gölün geçirdiği jeomorfolojik evrim ana hatları ile şöyledir:
  • Tersiyer : Doğu Anadolu Bölgesi bütünüyle Tersiyer başlarında, özellikle Oligosen sonlarında şiddetli Alpin tektonik hareketlere uğramıştır. Bu devrede oluşan fay hatlarından çıkan lavlar Pre-Neojen temeli tamamen kaplamıştır.
  •  
  • Miyosen: Miyosende ise Doğu Anadolu’nun depresyonları daha çok göl rejimine girmiştir ve özellikle büyük bir bölümü göl tarafından işgal edilmiştir. Bu devrede ara ara çıkan lavlar havzalara akmıştır. Bu suretle; Arpaçay, Çıldır, Kura Vadisi boyunca görülen tortularla aratabakalıvolkano-sedimanter formasyonlar meydana gelmiştir
  •  
  • Pliyosen: Pliyosen’de bölge dikey tektonik hareketlere uğramıştır. Bu hareketlerle saha kırık hatlarla parçalanmış, kırık hatlar boyunca da blok halinde yükselmeler ve çökmeler meydana gelmiştir. Özellikle, bu hareketlerle kırık hatların dışında tabakalar kıvrılmadan ziyade çeşitli yönlere eğimlenmişlerdir. Bu durum da temeldeki kütlelerin çok sert olduğunu gösterir. Bu devrede Çıldır Gölü’nün işgal ettiği depresyon ve Çıldır Havzası ana hatları ile oluşmuştur. Sözü edilen depresyon sahalar, göller tarafından işgal edilmiş ve bu göl havzalarına yüksek sahalardan taşınan materyaller birikerek killi, kumlu, çakıllı depolar oluşmuştur.
  • Kuvaterner: Bu dönemde ise aşınma, taşınma ve birikme olayları ön plana geçmiştir. Gölle işgal edilen Çıldır Havzasına kavuşan akarsular, eğimin fazla ve taban seviyesinin alçak olmasından dolayı volkanik örtüyü şiddetle kazarak parçalamışlardır. Öte yandan, yine Kuvaterner'de Çıldır Gölü’nün doğu ve batısında merkezi püskürmeler sonucunda batıdaki Kısır Dağı, doğudaki Akbaba Dağı volkanik konileri meydana gelmiştir. Bu konilerden çıkan lavlar ise göl havzasına kadar akmış ve miyosene dahil edilen volkano-laküstür formasyonların üzerini yer yer örtmüşlerdir.
Çıldır gölü, yakın bir zamana kadar zaman zaman kapalı bir havza halinde kalmıştır. Ancak Pleistosen'inplüviyal devrelerinde gölün fazla suları kuzeybatıdaki Gölbelen köyündeki 1970-1975 m. yüksekliğindeki gedikten Çıldır havzasına, oradan da Kura Nehri'ne akmıştır. Öte yandan, gölün kuzey kesiminde 2.000 m. civarında yerli kaya taraçaları ve sahanlıklar bulunmaktadır. Bu sahanlıklarda yassı çakılların varlıkları plüviyal devrede gölün en az 2000 metreye kadar yükseldiğini göstermektedir.

Halihazırda Çıldır Gölü güneyde bazaltlar üzerinde açılmış bir “taşma boğazı” vasıtasıyla Arpaçay'a kavuşmaktadır. Çıldır Gölünün kuzeyinde ki Çıldır havzası da Kura'nın kollarından olan Kocaçay tarafından kapılarak Kura Nehri’ne bağlanmıştır.

Jeolojisi

Gölün güneyinde ve kuzeyinde Pre-Neojen temel üzerinde milli, kumlu, çakıllı tabakalarla ardalanmalı olarak istiflenen volkano-sedimanter formasyon uzanmaktadır. Gölün kuzeyinde, bu formasyon batıya doğru eğimlidir. Bu formasyonun üstüne yer yer oturan bazaltların yaşı muhtemelen miyosendir. Göl sahasının doğu ve batısında ise volkano-sedimanter formasyonu örten kalın bazalt kütleleri yer almaktadır. Bunlar kuvarterner başlarında merkezi püskürmelerden meydana gelmiştir.  Gölün güneyinde ise, volkanik formasyonu örten ve aşınmadan korunmuş adalar halinde PliyoKuvarterner göl çökelleri uzanır. Kuzeyde Çıldır Ovası’nın kenarlarında kumlu, çakıllı, killi, marnlı göl çökelleri yaygındır. Çıldır Ovası’nda ise, kalın bir alüvyal örtü bulunmaktadır.

Gölün bulunduğu bölgenin temeli ise, oligosenden daha genç tüf, bloktüfü, andezitik ve bazaltik akıntılarla marn ve konglomeralardan oluşmaktadır. Bu serinin üstünde, Kuvaterner'e atfedilen bazaltik volkan grupları yükselmektedir.  

Çıldır Gölü nedir?

123 km2 alanı ile Doğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük tatlı su ve en büyük ikinci göldür. 1959 metre yükseklikte ,en derin noktası 42 metre ve tektonik oluşumlu bir göldür.

Çıldır Gölü, Ardahan ve Kars il sınırları içerisinde kalan göl, 123 km2 alanı ile Doğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük tatlı su ve en büyük ikinci göldür. Deniz seviyesinden 1959 metre yükseklikte bulunan gölün en derin noktası 42 metre ve tektonik oluşumlu bir göldür.



Çıldır Gölü
Ardahan ve Kars il sınırları içerisinde kalan göl, 123 km alanı ile Doğu Anadolu Bölgesi`nin en büyük tatlı su ve en büyük ikinci göldür. Deniz seviyesinden 1965 m yüksekte bulunan gölün en derin noktası 42 metre ve tektonik oluşumlu bir göldür. 


Birçok dere ve pınarlarla beslenmekte olan gölün tek çıktısı kuzey batısında yer alan Ermenistan sınırında bulunan Arpaçayınolu olan Telek Çayı`dır. 


En büyük olanı Akçakaleharabelerinin yanında yer alan adadır. Göl etrafında çok az bitki örtüsü gelişmiştir ancak gölü çevreleyen otlaklarda yoğun hayvancılık yapılmaktadır. Yılın dört mevsiminde yapılabilen balıkçılık yöre halkı için önemli bir ekonomik gelir kaynağı teşkil etmektedir. Gölde balıkçılık önemli bir insan aktivitesi olup, kışın buz tutan gölde kalın buz tabakası kırılarak balık avlanmaktadır. Gölde yakalanan en önemli balık türü Sazan (Cyprinuscarpio). Ancak kurak geçen mevsimlerde, göl seviyesi hızla çekilmekte ve bu nedenle sazan gibi türlerin üremesi için gerekli sazlıklar daralmaktadır. Bununla beraber birçok balıkçının yasaklara uymayarak kontrolsüz avlanmaları balık stoklarını olumsuz etkilemektedir.


Gölün sadece kuzey batısında seddeyle ayrılmış bataklık ve sulak çayırlar bulunur. Genelde göl çevresi mera vasıflı olup, sert bölge iklimi tarıma olanak vermez. DSI tarafından gölü beslemek amacı ile yapılan derivasyon tünellerinin hem diğer havzalardaki kirlilik yükünü göle taşıması, hem de hayvancılık açısından çok önemli çayırların kurumasına neden olması mümkündür. Ayrıca inşaatı henüz tamamlanmamış olan Kuzey derivasyonunun Çıldır`ın çok önemli çayırlığı olan Karaçay ovasının ot verimini ciddi boyutta etkilemesi söz konusudur.

Göl ve çevresindeki tarım alanlarında kullanılan tarımsal kimyasalların (özelliklede yüksek oranda azot içeren gübrenin) bilinçsizce ve yörenin ekolojik ve iklimsel koşulları göz ardı edilerek kullanılmasının göl üzerindeki kötü etkileri belirtilmektedir.

Çıldır Gölü için tehdit oluşturmaktadır. Gölde aşırı bir kirlilik gözlenmemesine rağmen yine de artan bir evsel kirlilik göze çarpmaktadır. Adalardaki insan baskısının artması bu alanları kuluçka için kullanan türleri olumsuz etkilemektedir. Yapımı planlanan otel ise yeniden gözden geçirilmelidir. Son yıllarda artan turizmle birlikte insan baskısı artmış ve turistik tesisler inşaa edilmeye başlanmıştır.

Çıldır Gölünün tek çıktısı yani göle bağlı olarak oluşmuş tek adacık Arpaçay' dır.

Bu ada üzerinde turizme yönelik faaliyetler günümüzde artarak devam etmektedir. Arpaçay kolu Çıldır Gölünün kuzey batısında yer alır ve Ermenistan sınırında bulunmaktadır.

Göl çevresinde bataklık ve sulak çayırlar pek bulunmamaktadır. Yalnızca kuzey batı tarafında bataklık ve sulak çayırlar bulunur. Çıldır gölü çevresi genellikle mera vasıflıdır ve küçük baş ile büyük baş besiciliği yapan insanlar için oldukça kıymetli bir alandır.

Çıldır Gölü Oluşum Şekli

Gölün jeolojik yapısı incelendiğinde kuzey ve güney tarafında milli, kumlu ve çakıllı tabakalar vardır. Bu alanlar genellikle volkanik toprak özelliğine sahiptir. Çıldır Gölü volkanik olaylara bağlı olarak lav akıntısı ve yığınlaşmış molozlar ile meydana gelmiş doğal bir göldür. Gölün meydana gelmeye başlama süreci Tersiyer döneminde başlamıştır. Tersiyer, üçüncü zaman olarak adlandırılan ve günümüzden 65 milyon yıl önce gerçekleşmeye başlayan jeolojik devirdir.

ALEKSANDR NEVSKİ – RUS (kazak kilisesi)
ASKERİ KİLİSESİ ( FETHİYE CAMİ )

Ortakapı mahallesinde bulunan kilise, Ortodoks olan Rusların dini mimarisine iyi bir örnek teşkil eder. Ruslar tarafından yapılır ve Kazak Kilisesi olarak da bilinir. Dikdörtgen planlıdır. Üç giriş kapısı bulunur. Kapılar duvar yüzeyinden bir metre kadar çıkıntılıdır. 

Çatı ile duvar bitiminde, batı cephesi üzerinde, kapının sağ ve sol tarafına gelen yanlarında dört adet sivri kemerli çatı penceresi vardır. Bu sanat eserinin en dikkat çekici yanı, bugün yerinde olmayan soğan kubbeleridir. Kubbeler, 1953 yılında sökülmüştür. 

Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1970’li yıllara kadar kapalı spor salonu olarak kullanılan kilisenin iç mekanı, yoğun onarımlar nedeniyle özgünlüğünü büyük ölçüde kaybeder. 1985 yılında ise iki minare eklenerek camiye çevrilir. Kilisenin önünde yer alan ve Rusların zaferini temsil eden heykel ise, Kars’ın tekrar alınmasından sonra sökülür. İstanbul Deniz Müzesi’ne gönderilir


ÖZET BİLGİLER:


Taht Düzü denilen ovaya yeni bir garnizon kent kars, Çam odunu közünde alüminyum demliklerde kars çayı,Sarıkamış Allahuekber Dağları‘ 90 bin şehidKent Konseyi, Fevzi Paşa İlköğretim OkuluKars Çayı kenarındaki Osmanlı dönemi konakları,Baltık Mimarisi  40 yıl Rus işgali altında kalan ve Rus Çarı tarafından Hollandalı mimarlara yaptırılan Rus evlerini, Hekim binası, Kar’s Otel, Kafkas Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Aynalı Köşk, ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa Konağı, Taş Köprü, Mazlumağa Hamamı, Topçuoğlu Hamamı, Muradiye Hamamını

Namık .kemal Evi, Kars Müzesi ve Alexander Nevski Kilisesi (Fethiye Cami)'ni gezip öğle yemeği için serbest zaman vereceğiz. Daha sonra yürüyerek Rus işgali sırasında Tahtdüzü bölgesinde ızgara plan üzerine yeniden kurulan Kars'ta; Rus işgali sırasında yapılan ve hala kullanılmakta olan binaların bir kısmını göreceğiz. Vali Konağı, PTT Binası, Ortodoks Kilisesi (Merkez Cami), Demir Köprü, İsmet Paşa İlköğretim Okulu, Hekim Evi (Opera Binası), Fevzi Paşa İlköğretim Okulu 


Bu turumuzda neleri tadacağız?

KARS: Kars Peyniri Tabağı, Tereyağ, Ayran Aşı Çorbası, Pörtletme, Yeşil Mercimekli Altı Patatesli Erişte Pilavı, Patlıcan ve Kırmızı Biber Tabağı, Ezme, Ayran Aşı, Nohut, Kuzu Eti ve Safran Köklü Piti, Erişte Pilavı, Şekerpare. ÇILDIR: Çorba, Gölde avlanmış çeşitli Balık çeşitleri ızgara, Salata, Turşu, Helva.

 “Kamer” Restoran

Haşıl (kaynamış buğday, yoğurt, tereyağı)
Hangel(bir tür mantı)
Erişte aşı (Yeşil mercimek, erişteden oluşan çorba,)
Pilav üstü kavurma
İrmikli un helvası
pitikebab; nohut, et, kuyruk yağı, sarı kök kullanılarak küçük teneke kuplarda pişen enfes bir lezzet.
2.Gün Öğle
ATALAYIN YERİ

Çıldır Gölü

Menü:
Balık, Salata, Turşu, Tulum peyniri, Helva, Meşrubat
2.Gün Akşam
KAMER RESTAURANT
Kars
Menü:
Evelik Aşı Çorbası, Mevsim salata, Piroşki, Hangel, Soğan soslu Bonfile, Kars peynir tabağı, Muhallebili Kadayıf ,Meşrubat
3.Gün Öğle
KAZEVİ RESTORAN
Kars
Menü:
Isırgan otu çorbası, Pilavlı Kaz Eti veya Üzümlü Pilavlı Acem Kavurma, Kete, Ezme, Turşu, Salata, Umaç Helvası ,hörre,(un aşı),elma dolması,cızdak, Erdek, evelik aşı,piti,kaz, nezik,


Kars Genel Bilgiler: en yüksek il merkezi 1768 metre). Bagratlı Krallığı’na ve Cenub-u Garbi Kafkas Hükümeti’ne (Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti) başkentlik  Kars adı, M.Ö. 130-127 Bulgar Türkler‘ininVelentur boyunun Karsak Oymağı’ndan daha eski Türkçe isim taşıyan bir şehrin daha olmadığı sanılmaktadır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından 40 sene boyunca Rus egemenliği1890 yıllarında Hollanda’dan getirilen mimar ve mühendislere ızgara planlı, birbirini kesen caddelerden oluşan yeni bir Rus mimari Baltık mimarisi

Katherina Köşkü

1896 yılında, Yekpare ağaçtan çivi kullanılmadan

Av köşkü ve ana köşk olarak 2 ayrı yapıdan oluşur. ,Bu ısıtma sistemine "peç" adı verilir. Av köşkü değerli misafirlerin ağırlandığı yerdir. Asıl köşk hastane ve saray olarak ,2. Çar Nikola döneminde Çar'ın hasta oğlu Aleksi için bir rehabiltasyon Merkezi Türk filmlerinin çoğu bu köşk ve çevresinde çekilmiştir.

Kars Müzesi
ilk olarak 1959 yılında müze memurluğu ,Kümbet Cami (Havariler Kilisesi) müzeye ,1978 ,1981´de açılışı yapılan Modern Kars Müzesi

Hekim Evi
1877-1878 Osmanlı Rus işgalinde kaldığı 40 yıl ,Baltık mimari tarzında yapılan Hekim Evi binasının dış cephesi Barok mimari tarzında yalancı sütunlar, rölyefler ve kartuşlarla süslenmiştir. Binanın arka ve yan cepheleri yığma olarak yapılmıştır. İki katlı kâgir bina ,Kars’ın ilk konservatuvar binası ,Kars Doğum evi ,zirai donatım binası, Hekim evi

Katherina Köşkü

1896 yılında, Yekpare ağaçtan çivi kullanılmadan

Av köşkü ve ana köşk olarak 2 ayrı yapıdan oluşur. ,Bu ısıtma sistemine "peç" adı verilir. Av köşkü değerli misafirlerin ağırlandığı yerdir. Asıl köşk hastane ve saray olarak ,2. Çar Nikola döneminde Çar'ın hasta oğlu Aleksi için bir rehabiltasyon Merkezi Türk filmlerinin çoğu bu köşk ve çevresinde çekilmiştir.

Kars Kalesi
1153 Saltuklu Sultanı Melik İzzeddin'in isteği ile o dönemin veziri olan Firuz Akay ,

12. yy inşa edilmeye başlanmıştır. 1386 Timur tarafından yıktırılan kale, 1579 yılında III. Murat'ın emri üzerine Lala Mustafa Paşa tarafından yeniden ,oğu-batı istikametinde 250 metre, kuzey-güney istikametinde ise yaklaşık 90 m. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra 40 yıllık Rus hakimiyetinde tahribat

en yüksek il merkezi 1768 metre). Bagratlı Krallığı’na ve Cenub-u Garbi Kafkas Hükümeti’ne (Güneybatı Kafkasya Cumhuriyeti) başkentlik 
 Kars adı, M.Ö. 130-127 Bulgar Türkler‘ininVelentur boyunun Karsak Oymağı’ndan daha eski Türkçe isim taşıyan bir şehrin daha olmadığı sanılmaktadır. 
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından 40 sene boyunca Rus egemenliği
1890 yıllarında Hollanda’dan getirilen mimar ve mühendislere ızgara planlı, birbirini kesen caddelerden oluşan yeni bir Rus mimari Baltık mimarisi

Katherina Köşkü

1896 yılında, Yekpare ağaçtan çivi kullanılmadan

Av köşkü ve ana köşk olarak 2 ayrı yapıdan oluşur. ,Bu ısıtma sistemine "peç" adı verilir. Av köşkü değerli misafirlerin ağırlandığı yerdir. Asıl köşk hastane ve saray olarak ,2. Çar Nikola döneminde Çar'ın hasta oğlu Aleksi için bir rehabiltasyon Merkezi Türk filmlerinin çoğu bu köşk ve çevresinde çekilmiştir.

Ani Antik Kenti:

Surlar, Surp Gregor Kilisesi, Büyük Katedral, Çoban Kilisesi, Keçeli Kilise, Havariler Kilisesi, Altıgen Martyrion..


Türk yapıları da şunlardır: Ebul Muammeran Camisi, Menuhçehr Camisi, Selçuklu Kervansarayı.



Binbir Kiliseli Kenti’ 40 kapılı şehir, Urartular’ın yer tanrıçası An


Ani kenti Kafkasya ve Anadolu’nun birleştiği merkez konumundaymış ve bölgeden ipek yolu geçiyormuş.  Yazılı tarih dönemi Urartularla başlamış.Önce bir kale kenti olarak kurulmuş, ermeni uygarlıklara başkentlik yapmış,1064’e kadar Bizans egemenliğinde kalmış, ve bu tarihte Selçukluların eline geçmiş.

Ani Ermeni Krallığının başkenti olarak kurulmuş, acaba o nedenle mi Serhat Şehri Kars ?(Serhat başşehir anlamına geliyor)

Şehrin surlarından içeri girerken Selçukluların simgesi olan aslan kabartması ile karşılaşıyoruz.
Büyük Katedral, Selçuklu Hükümdarı Alpaslan’ın Ani’yi fethetmesinden(fetih namazından)sonra Fethiye Camii olarak adlandırılmış, kırmızı renkli tüf taşından inşa edilmiş, biri kral, ikincisi rahip, üçüncüsü ise halka ayrılmış üç giriş kapısı var.





Ani kenti Kafkasya ve Anadolu’nun birleştiği merkez konumundaymış ve bölgeden ipek yolu geçiyormuş.  Yazılı tarih dönemi Urartularla başlamış.Önce bir kale kenti olarak kurulmuş, ermeni uygarlıklara başkentlik yapmış,1064’e kadar Bizans egemenliğinde kalmış, ve bu tarihte Selçukluların eline geçmiş.
Ani Ermeni Krallığının başkenti olarak kurulmuş, acaba o nedenle mi Serhat Şehri Kars ?(Serhat başşehir anlamına geliyor)

Şehrin surlarından içeri girerken Selçukluların simgesi olan aslan kabartması ile karşılaşıyoruz.

Büyük Katedral, Selçuklu Hükümdarı Alpaslan’ın Ani’yi fethetmesinden(fetih namazından)sonra Fethiye Camii olarak adlandırılmış, kırmızı renkli tüf taşından inşa edilmiş, biri kral, ikincisi rahip, üçüncüsü ise halka ayrılmış üç giriş kapısı var.
Ani Harabeleri ile ilgili bir de efsane vardır;


1064 yılına kadar Bizans’ın yönetimindeki Ermenilerin ( Bagratlı Krallığı) hükmünde sonra Selçuklu, Gürcü, Moğol (Timur)ve Osmanlı,

MÖ 900’lerde Urartu’lar döneminde şehir yapılanması olduğu anlaşılıyor. Hatta Ani ismini Urartular’ın yer tanrıçası An‘dan almış.
Kars’ın Ocaklı köyü, M.Ö 300’lü kurulmuş. Ani, Hıristiyan ve Ermeni inanışında kutsal sayılan bir yer.  11. yüzyılın başına kadar Bizans’ın yönetimi altında olan kent 1064 yılında Selçuklu hakimiyeti 

İpek yolu Ani harabelerindeki en önemli eser ise 1001 yılında yapılan ve 1064 yılında Selçuklu hükümdarı Alparslan tarafından camiye çevrilen Ani katedralidir.

1001 kilise şehri veya 40 kapılı şehir diye de adlandırılan Ani'nin ilk keşfi 1880'lere uzanan bir yeraltı şehri de vardır. Bu yeraltı şehrinde 823 yapı ve mağara bulunmaktadır.

Şehir suru, 8 kadar kilise ve bir cami, Ani'de halen ayakta duran eserlerin en önemlileridir.
İki yanı Arpaçay Kanyonu ile çevrili olan kentin plato tarafındaki üçüncü cephesi, 10. yüzyıla ait güçlü surlarla korunmuştur. Aslanlı Kapı kentin ana girişini oluşturur
.
Meryem Ana ve en büyük katedrali Meryem Ana’ya adanmış. Matta, Markos, Luka, Yuhanna’ya adanmış insan, aslan, doğa ve kartal figürleri süsleyen kiliseleri var.


Sadece Hristiyanlar için değil başka dinler için de önemli Ani Tarihi Kenti.  Alpaslan’ın Anadolu kapısından girip yöreyi fethinden sonra, Türklerin Anadolu’da yaptığı ilk camii (1072) Ani’de. Ayrıca Anadolu’nun ilk Zerdüşt tapınağı Ateşgede yine Ani’de yer alıyor. Ayrıca Türklerin Anadolu’da yazdığı ilk kitabe de burada.

Aslında Ani Kenti’ndeki kazırlardan, MÖ 900’lerde Urartu’lar döneminde şehir yapılanması olduğu anlaşılıyor. Hatta Ani ismini Urartular’ın yer tanrıçası An‘dan almış. Kentin olduğu tepenin altı ve vadi tabanlarındaki mağaralar ise yaklaşık MÖ 4500 yıllarından beri kullanılan yerleşim ve mezar alanıymış.


Kendisini zapteden kavimler tarafından defalarca yenilenmiş ve askeri amaçla kullanılmış olan kent, 1064 yılına kadar Bizans’ın yönetimindeki Ermenilerin hükmünde kalmış ve bu tarihten sonra sırası ile Selçuklu, Gürcü, Moğol ve Osmanlı egemenliğine geçmiş ve 16.yy’a kadar zenginliğini ve önemini korumuş.



Kars Kalesi

1153 Saltuklu Sultanı Melik İzzeddin'in isteği ile o dönemin veziri olan Firuz Akay ,

12. yy inşa edilmeye başlanmıştır. 1386 Timur tarafından yıktırılan kale, 1579 yılında III. Murat'ın emri üzerine Lala Mustafa Paşa tarafından yeniden ,oğu-batı istikametinde 250 metre, kuzey-güney istikametinde ise yaklaşık 90 m. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra 40 yıllık Rus hakimiyetinde tahribat

Kars Müzesi
ilk olarak 1959 yılında müze memurluğu ,Kümbet Cami (Havariler Kilisesi) müzeye ,1978 ,1981´de açılışı yapılan Modern Kars Müzesi

Hekim Evi



1877-1878 Osmanlı Rus işgalinde kaldığı 40 yıl ,Baltık mimari tarzında yapılan Hekim Evi binasının dış cephesi Barok mimari tarzında yalancı sütunlar, rölyefler ve kartuşlarla süslenmiştir. Binanın arka ve yan cepheleri yığma olarak yapılmıştır. İki katlı kâgir bina ,Kars’ın ilk konservatuvar binası ,Kars Doğum evi ,zirai donatım binası, Hekim evi


Ani Katedral adı verilen Meryemana Kilisesi, 989 yılında, İstanbul'daki Ayasofya'nın kubbesini onaran mimar Trdat tarafından inşa edilmiştir. Düşey hatları kuvvetli bir şekilde vurgulayan yapı, etkileyici bir yükseklik duygusu elde eder.


Kars'ın Sarıkamış ilçesindeki 1896 yılında yapılmış köşk. Yekpare ağaçtan çivi kullanılmadan oluşturulmuş şu an hala özelliğini koruyan köşk, yukarı Sarıkamış bölgesinde bulunmaktadır.

Av köşkü ve ana köşk olarak 2 ayrı yapıdan oluşur. Beton kolanlar sayesinde ayakta duran yapının ısıtması bu kolonlar içerisinden sağlanan ısı ile sağlanmaktadır. Bu ısıtma sistemine "peç" adı verilir. Av köşkü değerli misafirlerin ağırlandığı yerdir. Asıl köşk ise çeşitli zamanlarda hastane ve saray olarak kullanılmıştır. Halk arasında Katerina'nın köşkü olarak bilinmektedir. Ancak 2. Çar Nikola döneminde yapılan bu köşk yanlış adlandırılmaktadır. Eşi Katherina için yaptırıldığı zannedilen bu köşk Çar'ın hasta oğlu Aleksi için bir rehabiltasyon Merkezi ve aynı zamanda da ailenin kışın ve yazın kullandığı av köşkü olarak yapılmıştır. Bu Köşk, Çar'ın Av Köşü olarak bilinmektedir. Çarlık dönemine ait Türk filmlerinin çoğu bu köşk ve çevresinde çekilmiştir.


İlçenin tarihi Bizans dönemine kadar geri gitmektedir. Bölgenin müslüman yöneticilerin hakimiyetine girişi Selçuklu döneminden başlamaktadır.



Selçuklu komutanı Alparslan 16 Ağustos 1064 tarihinde Bizans kralı ile yaptığı savaşta bu bölgeyi ele geçirmiştir. Osmanlı, Sarıkamış Harekâtında (Aralık 1914 - Ocak 1915) 90.000 şehit vermiştir. 9'uncu P.Tümeni 2005 yılında lağvedilerek yerine 9'uncu Mot.P.Tug.kurulmuştur.

Sarıkamış adının nereden geldiğine dair çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan en yaygın olanlarından üçü şunlardır: Türk Beylerinden biri bu toprakları bir sarık ve biraz yiyecek karşılığında aldığından bölgenin adı Sarıkamış olarak söylenmiştir. İkinci rivayete göre ise, bölgede bulunan bebek gölünde (kurumuş bir göl)yetişen kamışların sarı olmasından gelmiştir.


Üçüncü rivayete göre ise, Hazar Denizi ile Aral Gölü arasındaki Sarıkamış çukuru bölgesinden bir Türk boyunun bu bölgeye yerleşmesinden gelmektedir. Sarıkamış, Türkiye'nin önemli kış turizmi bölgelerindendir. Sarıkamış'daki kar kristal olup 1 yılın 6 ayı karla geçmektedir. Ayrıca, Micingirt Kalesi, Kızlar Kalesi, Yedi Kilise (Yenigazi) Kalesi, Zivin Kalesi, Köroğlu Kalesi, Zek (Sırataşlar) Köyü Kalesi ve ve özellikle Katherina Köşkü Sarıkamış'ın belli başlı tarihi ve turistik yerleridir

LAVANTA HASADI

..Gözlerimi kapatıp, bil bakalım hangi çiçek ?           diye sorduğu o ülger bakışlı temmuz günbatımını hiç unutmadım. Sanki b...